

2013, okul bahçesinde her zamanki gibi sürü halinde dolaşıyoruz. Etrafımda altı yedi kuzumla beraber bahçede volta atıyoruz. Bu sırada yanımıza gelen ve çok sevdiğim bir öğretmen arkadaşım çocuklarıma sorular sormaya başladı. Klasik sorulardı aslında, “Adın ne? Baban ne iş yapıyor?”…
Ailevi sorunları olan ve babasıyla pek görüşmeyen bir yavrum da vardı grubun içinde ve sıra ona gelmesin diye dua ediyordu muhtemelen. Tedirginliğini fark ettim ki etmemem imkansızdı. Sarışın bir benzi olan kuzum kıpkırmızı olmuştu. Çaktırmadan sağ tarafıma aldım, sırasının geçmesini sağlamak istiyordum. Arkadaşım hasbelkader yavrumuza döndü ve adını sordu. Utana sıkıla cevap veren kuzum ikinci soruyu belemeye başladı. Doğal olarak soru geldi. Ben ise gayr‑ı ihtiyari bir tepkiyle “Onun babası öğretmen!” dedim heyecanla. Sonra da olayı espriye de vurarak bunların hepsi benim dedim. Zil çalmadan önce son gördüğüm o küçük meleğin yüzündeki anlamlı ve bir o kadar da minnettar gülümsemeydi.
Aradan geçen yaklaşık on yılda; her özel günde, her aklına geldikçe ara beni hâlâ ve hep o ince, ürkek sesiyle “Nasılsınız öğretmenim? Sizi çok özledim.” der.
Bir çocuk kalbine dokunabilmek asıl öğretmenliktir. Öğretmenlik kuru bilgi akışı ya da akademik başarıya kurgulanmış bir meslek değildir. Bizler birer hamuru şekillendirmeye çalışırız. O nedenle ve her zaman “İyi ki öğretmenim!”
